tarlasera
tarlasera SATIN AL
Kapat

16.6.2016

Bitki biliminde entegrasyon sürecini yakalamamız gerek

bitki-biliminde-entegrasyon-trenini-yakalamak-gerek.jpg

Yüksek öğrenimini Belçika’da sürdüren moleküler biyolog Balkan Canher, yurtdışında akademik ve profesyonel kariyer yapmak isteyen ziraat ve biyoloji öğrencileriyle deneyimlerini paylaştı.

Belçika’nın Gent Üniversitesi Avrupa’nın en saygın eğitim kurumlarından biri. Üniversite bünyesindeki Flaman Biyoteknoloji Enstitüsü’nün (VIB) ise bitki bilimi tarihinde çok önemli bir yeri var. Burası, Marc Von Montagu’nun 1975 yılında Agrobacterium tumefaciens adlı bakterinin bitkilere doğal olarak nasıl gen transferi yaptığını ortaya koyarak transgenik bitki çağını başlattığı yer.

Antalya doğumlu moleküler biyolog Balkan Canher, yüksek öğrenimini Flaman Biyoteknoloji Ensitüsü’nde devam ettiriyor. tarlasera.com Canher ile bitki bilimi alanında yurtdışında kariyer yapmanın olanakları ve modern biyoteknolojiye bakışta Avrupa ile Türkiye arasındaki farklar üzerine sohbet etti. Canher, “Bitki genetiği bir inanılmaz entegrasyon sürecinden geçiyor. Türkiye için bu entegrasyona dahil olmamak geride kalmak demek” diyor.

Öncelikle size tanımak ve bitki genetiği üzerine çalışmaya nasıl karar verdiğinizi öğrenmek isteriz.

1988 yılında Antalya’da doğdum. 2005 yılında Darüşşafaka Lisesi’nden mezun oldum ve lise son sınıfta dahil olduğum moleküler biyoloji projesi sayesinde bu alanda ihtisas yapmaya karar verdim. Boğaziçi Üniversitesi’nin Moleküler Biyoloji ve Genetik Lisans ve Yüksek Lisans programlarını bitirdim. Yüksek Lisans boyunca Prof. Dr. Müge Türet’in laboratuarında bitki genetiği ile tanışıp bu alana ilgi duydum. Bu dönemde bazı yerel fasülye çeşitlerinin tuzluluk stresine gösterdiği toleransın moleküler ve genetik düzeyde incelenmesi projesinde görev aldım.

bitki-biliminde-entegrasyon-trenini-yakalamak-gerek2.jpg

Akademik kariyerinize yurtdışında devam etme fırsatı

Bölümümüzün Avrupa Birliği çerçeve programı dahilinde aldığı finansal destek sayesinde İtalya’da Napoli’deki Ulusal Araştırma Merkezi Bitki Genetiği Enstitüsü’nde 4 aylık staj yapabilme imkanı buldum. Bu sürede Avrupa’da bitki genetiği alanında çok başarılı ve çok iyi fonlanan araştırma merkezlerini tanıma ve takip etme imkanım oldu. Yüksek Lisans mezuniyeti sonrasında yurtdışındaki merkezlerin doktora programlarına başvurdum, fakat malesef hiçbirinden olumlu bir cevap alamadım. Bu programlara kabul edilen yabancı öğrencilerin çoğunun kendi ülkelerinin devletlerinin verdiği yurtdışı doktora bursları ile geldiklerini öğrendim. TÜBİTAK’ın da böyle bir bursu var, fakat bu bursun geri ödeme veya uzun yıllar zorunlu hizmet gibi şartları olduğundan ben almak istemedim.

Tam kara kara ne yapacağımı düşünürken büyük bir şans eseri bir bilgi yarışmasına katıldım. Buradan kazandığım ödül Belçika’da Gent Üniversitesi Flaman Biyoteknoloji Ensitütüsü’nde (VIB) 4 ay stajyer olarak çalışırken yaşam masraflarımı karşıladı. Burada edindiğim beceriler ve referanslar sayesinde doktora pozisyonlarına tekrar başvurdum ve bu sefer olumlu cevap aldım. Yaklaşık 1,5 senedir burada bazı bitki kök hücrelerinin DNA hasarlanmasına gösterdiği dayanıklılığının anlaşılması üzerine çalışmalar yapıyorum. Benimle aynı okul ve bölümden mezun olan nişanlım da yine Gent Üniversitesi’nde bitki biyoteknolojisi alanında başka bir konu üzerine doktora yapıyor.  

Avrupa’da bitki genetiği alanında çalışma koşulları Türkiye’ye göre ne düzeyde?

Avrupa’da bitki/tarımsal biyoteknolojisi alanındaki özel yatırım çok büyük. Genellikle uluslararası dev tarımsal malzeme/tohum vb. üreten şirketler aynı zamanda yeni teknolojilere inanılmaz yatırımlar yapıyor. Dolayısıyla da bu alandaki iş fırsatları Türkiye’ye kıyasla daha geniş. Bu şirketler aynı zamanda bilimsel araştırma merkezleri ile sürekli temas halindeler ve bu merkezlerdeki araştırmalara da ciddi miktarlarda maddi katkıda bulunuyorlar.

bitki-biliminde-entegrasyon-trenini-yakalamak-gerek3.jpg

Örneğin benim çalıştığım enstitünün içinde bulunduğu teknopark kampüsünde aynı zamanda BASF, Syngenta, Bayer CropScience gibi tarım devlerinin de içinde olduğu 26 farklı şirketin binası var. Kampüsteki üniversitenin araştırma merkezlerinde yetişmiş insanlar direk olarak aynı kampüsteki şirketlerde iş bulup kariyerlerine 50 metre ötede devam edebiliyorlar. Bu sayede birbirini çok iyi tanıyan ve sürekli temas halinde olan son derece uluslararası bir akademi-endüstri topluluğu oluşuyor.

Türkiye’de de birçok üniversitede artık teknopark var. Biz de bu akademi-endüstri ilişkisini giderek daha iyi yakalıyoruz diye düşünüyorum.

Türkiye’de bu alanda kariyer seçeneklerini nasıl buluyorsunuz?

Türkiye’nin uluslararası entegrasyon anlamında yönelimi çok olumlu olsa da bu alanda kendini yetiştirmiş insanların kariyer anlamında yapabilecekleri şeyler nispeten daha sınırlı. Zirai bilimlere kıyasla bitki moleküler biyolojisi ve genetiği çok daha genç bir bilim alanı olması nedeniyle kariyer seçenekleri de dünya genelinde daha sınırlı. Üniversitelerdeki bilimsel çalışmalar ve gelişmeler ancak uzun yılların birikiminden sonra yavaş yavaş teknoloji üretmeye başlıyor. Bu yeni teknolojiler “spin-off” adı verilen, üniversiteden doğan yeni girişimler/şirketler oluşturuyor ve bu şirketlerin bünyesinde yeni iş olanakları yaratılmış oluyor. Bu şirketler büyüdükçe ve özel sektörden yatırım buldukça yeni pazarlar oluşuyor ve iş imkanları da genişliyor. Bildiğim kadarıyla Türkiye’deki biyoteknoloji firmaları yavaş yavaş bu alanda yetişmiş bilim insanları için iş imkanları sunuyor. Ama genel olarak bir bitki genetikçisi/moleküler biyologunun kariyer imkanı çoğunlukla üniversitelerde akademik araştırma pozisyonları ile sınırlı.

Peki Türkiye’de bilimsel ortama bakarsak, biyogenetik konusunda yeterli bir vizyon mevcut mu?

Bildiğim kadarıyla Türkiye’de de Avrupa’ya kıyasla çok daha sınırlı olmasına rağmen üniversiteler ve TÜBİTAK bünyesinde bazı GDO araştırmaları yürütülüyor. Devlet bursları sayesinde yurtdışında ihtisas yapmış hocalarımız ve bilimin globalleşmesinin de etkisiyle Türkiye’de de bitki genetiği ve moleküler biyolojisi alanı giderek artan bir ilgi görüyor. Bunun yanında ziraat fakültelerimizde özellikle ıslah ve gen kaynaklarımızın belirlenmesi konularında genetik ve moleküler teknikler giderek daha çok benimseniyor. Türkiye’de 30 sene öncesine göre şuan çok daha fazla sayıda üniversitenin moleküler biyoloji ve genetik bölümü var. Bu bölümlerdeki araştırma grupları yeni çıkan teknolojileri takip etmek ve benimsemek konusunda daha hızlı.

Bunun yanında Avrupa Birliği çerçeve programları kapsamında Avrupa ve Türkiye’deki merkezler arasında bilim insanı ve öğrenci değişimleri, uzmanlık ve bilgi akışı gerçekleşiyor. Global olarak bitki genetiği de dahil olmak üzere bütün bilim branşları inanılmaz bir uluslararası iletişim ve entegrasyon sürecinden geçiyor. Malesef artık izole olmak ve işbirliği içine girmemek geride kalmak anlamına geliyor. Bu anlamda çerçeve programları ve uyum programları ile Avrupa Birliği’nin bilimsel entegrasyonuna dahil olmanın ülkemizde bilimin ilerlemesi ve çağı yakalaması için çok hayati olduğunu düşünüyorum.

bitki-biliminde-entegrasyon-trenini-yakalamak-gerek4.jpg

Avrupa’da biyoteknolojik ürünlere, GDO’lara olan yaklaşımı bir Türkiyeli olarak nasıl görüyorsunuz?

Belçika’ya geldiğimden beri buranın insanının organik sebze meyveye, yemişlere, her türlü doğal ürüne düşkünlükleri beni inanılmaz şaşırtıyor. Onların değişiyle “ekolojik” yaşam tarzı Belçika’da çok yaygın, çok moda. Tüketici, üzerinde ekolojik veya organik etiketi olan her türlü şeye daha fazla para ödeyerek almaya razı. Aynı düşünce tarzı ile halk GDO ürünlerinden de “doğal olmadığı” düşüncesiyle korkuyor. Bu korku ana akım ve sosyal medyada virus gibi yayılıyor. Örneğin bugün Facebook’ta dolaşan yalan yanlış bilgi miktarı inanılmaz. Malesef insanlar okudukları hiçbir bilginin doğruluğunu kontrol etmeden hemen paylaşıveriyorlar. Bu sebeple inanılmaz bir korku toplumu oluşuyor. Avrupa’nın GDO ürünlerini benimsemedeki çekimserliğinin de tam olarak bu korkudan kaynaklandığını düşünüyorum. Organik ürün sektörü de bu korkuyu insanların tüketim alışkanlıklarına yön vermek ve ekolojik-organik yaşam trendini yaygınlaştırmak için çok etkili bir şekilde kullanıyor.

Bu korku, yasaları ve araştımaları nasıl etkiliyor?

Bu kadar güçlü bir GDO karşıtı bir kamuoyu karşısında politikacılar GD ürünlerin tüketimine izin verecek yasaları geçiremiyor ya da diğer politikacılar anti-GDO söylemi benimseyerek bu korkuyu daha fazla oy toplamak için bir kaynak olarak kullanıyorlar. Bununla birlikte hiçbir Avrupa ülkesi, GDO ve diğer ileri biyoteknoloji ürünlerinin araştırma ve geliştirmesine yatırım yapmaktan geride kalmıyor. Araştırma merkezleri sürekli daha dayanıklı, daha verimli ürünler peşinde ve hep yeni teknikler yeni teknolojiler deneniyor. Bu sayede dünya GDO konusundaki görüşünü değiştirmesi halinde, bu ülkeler çağın gerisinde kalmak yerine çağın öncülerinden olacaklar.

bitki-biliminde-entegrasyon-trenini-yakalamak-gerek5.jpg

Sizin gibi bitki genetiği alanında çalışan ve kariyerini yurtdışına taşımak isteyen ziraat, biyoloji vb. öğrencilerine nasıl bir yol önerirsiniz?

Yurtdışında kariyer yapmak istediğinize karar verseniz bile bunu gerçekleştirmek çok zor olabiliyor. Bazı devlet teşvikleri ve bursları bunu kolaylaştırıyor, fakat yine de gitmek istediğiniz yerin sizi kabul etmesini sağlamak da ayrı bir problem. Bilgisayarınızın başına geçip gitmek istediğiniz araştırma merkezi veya şirket ile iletişime geçmek için mail yazıyorsunuz fakat onlar hergün sizinki gibi sayısız mail alabiliyorlar. Ve işveren olarak baktığınızda başka bir ülkeden tanımadığınız bir kültürden ve sistemden yetişmiş tamamen yabancı bir insana güvenip davet etmek konusunda çok istekli davranmıyorlar. Bu noktada çalışmak istediğiniz şirkette veya araştırma merkezinde ücretsiz staj yapmak çok etkili olabiliyor. İşveren bu sayede risk almadan sizi tanımış oluyor ve siz de uzun vadeli bir söz vermeden önce bunu yapıp yapamayacağınızı görme fırsatı buluyorsunuz. Eğer iki taraf da memnunsa, ilk açılan iş imkanında dışarıdan başvuran yabancı adaylar yerine size öncelik verilebiliyor. Benim için durum tam olarak böyle gelişti. Fakat tabii ki ücret almaksınız staj yapmak çok ciddi bir maddi külfet.


Yorumlar
  • Serap Canher

    Umarım ki evlatlarımız kendi ülkelerinde bu güzel çalışma imkanlarını bulurlar. Çok teşekkürler TarlaSera Dergisi,çok teşekkürler Balkan Canher! Yolunuz açık olsun.

Yorum Yaz

Yorumunuz Gönderildi

E-Bülten

Başka yerde bulamayacağınız tarım ve kültür haberlerini düzenli olarak almak için aşağıdaki kutucuğa e-posta adresinizi yazın ve gönder butonuna tıklayın; tarlasera e-bülten adresinize gelsin!

En Çok Okunanlar

Türkiye’nin ilk yerli traktörü HSG

Türkiye’nin ilk yerli traktörü HSG

Türkiye’nin ilk yerli traktörü HSG, 1963 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde üretildi. Ancak seri üretime geçemeyen HSG artık yalnızca müze ve fotoğraflarda yaşıyor.

Kız çocuklarına karşı ayrımcılık tarlada başlıyor

Kız çocuklarına karşı ayrımcılık tarlada başlıyor

Tarımda çocuk işçiliği ile güvencesiz koşullarda çalışma sorunu, söz konusu kız çocukları olduğunda katlanarak artıyor.

Limon dikip altın biçenlerin sırrı

Limon dikip altın biçenlerin sırrı

Limon birkaç yıldır üreticisine en çok kazandıran ürünlerden. Dayanıklı çeşitler ile kazancı daha da arttırmak mümkün.

Burası Türkiye'nin 50 yıllık tarım lisesi!

Burası Türkiye'nin 50 yıllık tarım lisesi!

Türkiye’de sayılı örneklerden biri olan Samsun Atakum Tarım Meslek Lisesi arazisinde Kent Park projesi mahkeme süreci tamamlanmadan başlatıldı.

Zahire ambarı sabanın ucunda!

Zahire ambarı sabanın ucunda!

Serin iklim tahıllarına başarılı bir sezon için yapılacak uygulamalar henüz tohum yatağına düşmeden toprak işleme ile başlıyor.